Yazarlar // 2 Ekim 2014 Perşembe 00:00
Ragıp GÖKER
Efsanevi bir direnişti onların ki.
Yüksel Aslan’la birlikte üç kişiydiler ve Gazi Devlet Hastanesinin bahçesinde üç yılı aşkın bir süre çadırda sürdürdüler direnişlerini. Onları çadırda direnme eylemine iten neden ise sendika üyesi oldukları gerekçesiyle işten atılmalarıydı.
Türkiye’de kamu işvereni yani devlet dahil bütün patronlar sendika hareketinden korkmuşlardır. Henüz bir sendika kurulmamış olsa da Türkiye’de sendikal hareket 1938 yılında başlar ama hemen yasaklanır. Çünkü o sıralar sendikacılığa sosyalist partiler önderlik etmektedir. Ülkemizde ilk kez 1946 yılında sendikaların kurulmasına izin verilir ama zamanın iktidarı korkar ve hemen tekrar yasak getirilir, ardından 1947 yılında yeniden sendika kururulmasına izin verilir. Türkiye'de sendikacılık hareketi 1952 yılında Türk-İş’in kurulmasıyla hız kazanır.
Sendikalara grevli ve lokavtlı toplu sözleşme yapma hakkı ise Rahmetli Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanı olduğu 1963 yılında tanınır.
Çünkü CHP'de o tarihlerde henüz sosyal demokrasiden söz edilmese de ‘ortanın solu’ kavramı ortaya atılarak partinin sola kaydığı ilan edilmiştir.
Grev ve lokavt yasağı, 12 Eylül faşist cuntası tarafından yasakladığı tarihe kadar işçilerin kazandığı en önemli haktı.
Bu süreçte sendikalar güçlerinden çok şey kaybettiler. Bunun en belirgin örneği sınıf mücadelesinin ortadan kalkmasıdır.
Cuntacılar, bulduğuyla yetinen ve hesap sormayan bir toplum hedefine ulaştılar yani.
Bugün 12 Eylül faşist cuntasından hesap soran ve o cuntacıları hapse atmaya çalışan hükümet bu ülkede belki çok şeyi değiştirdi ama bu faşist cuntanın ürünü olan iki şeye dokunmadı.
Biri bilindiği gibi YÖK yasasıdır.
Günümüzde üniversitelerin özgürlüğünden söz edilebilir mi?
Bir diğeri de işçilerin grevli ve lokavtlı toplu sözleşme hakları üzerine konan kısıtlamalardır.
O kısıtlar hala devam ediyor.
Bu hükümet döneminde bu faşist cuntanın ürünü olan taşeronluk sistemi daha da yaygınlaştırılmıştır.
Gazi Devlet Hastanesinde sendikaya üye oldukları gerekçesiyle Yüksel Aslan ve arkadaşları işlerinden atılmıştır. Açtıkları bütün davaları kazandıkları halde, karşılarında direnen büyük bir güç buldular. Samsun’da herkes onların haklı olduğunu biliyorlardı ve bunu bilenler onların işlerine dönmeleri için söz verdikleri halde hiçbir güç o duvarı yıkarak, o insanların işlerine dönmelerini sağlayamadı.
Yüksel Aslan ve arkadaşlarını kimse anlamadı.
Ya da anlamak istemedi.
Çünkü Yüksel Aslan Taşeronluk sistemine karşı çıkıyordu.
“Bizi işe geri alacaksanız, kamu personeli olarak alın” diyordu.
Mesele tam da işte bu noktada kilitlendi.
Taşeron sistemi modern köleliğin adıdır zira.
Günümüzde modern köleler olsun isteniyor.
Zira emeğin en yüce değer olduğu unutulmuştu.
İnsanlar kendilerine verilene razı olsun isteniyor ve hak aramanın bir suç olduğu algısı yaratılmak isteniyordu.
Patron ne verirse ona razı olan insanlar olduk hepimiz.
Devletin istatistik kurumu açlık sınırını iki bin liraya yakın bir noktada açıklıyor.
Günümüzde asgari ücret 960 lira. Taşeron işçiler 960 lira ile bin 500 lira arasında maaş alıyorlar.
Sorun bakın kendilerine, her biri halinden memnundur.
Oysa sendikalı olabilseler, sendikar onlar için pazarlık edecektir ve mutlaka açlık sınırının üzerine bir ücret almalarını sağlayacaktır.
Ama şunu da söylemeden geçmeyeceğim. Patron koktuğu gibi sanırım işçiler de ‘atılırız’ korkusuyla sendika üyesi olmak istemiyorlar.
Modern kölelik böyle bişey olsa gerek.